Bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben... Ama
unuttukça insanın anıları çoğalıyor.” diye başlıyor kitaplığımdaki Latife Tekin’in kendisine imzalattığım romanı
‘Unutma Bahçesi’. Gerçekte, ilk bakışta, bize bir çelişki gibi gelen bu ifade
kitabın sonraki sayfalardaki sorgulatıcı içeriğine hazırlıyor okuru en baştan.
“Her şeyi unutup hayal meyal olsak hepimiz...”... İnsan
gerçekten ister mi bunu? Rüyalarda yaşamak belki bu. Ait olduğumuz gerçeklikten
kopuş ve ‘hayal meyal’ olacağımız bir
başka âleme kaçış ya da fark etmeden savruluş mu?
Bu hayatta yaşadığını,
nefes alıp verdiğini, sabahları kalkıp işe gittiğini, başka insanları çok
sevdiğini ya da tam tersi birilerinden hınçla nefret ettiğini, yaşadığı
acıları, mutlu anları, hüzünlerini, sevinçlerini, kazandıklarını,
yitirdiklerini, düşündüklerini, okuduklarını, işittiklerini, gördüklerini,
dokunduklarını, kokladıklarını, hayat bahçesinde karşılaştığı bütün o nesneleri,
insanları ve olayları, bütün bunları, bütün anılarını o bahçeyi bir ‘unutma bahçesine’ dönüştürerek
unutabilir mi? Ya da gerçek bir mekânda o bahçeyi var edip, orada, eski
hayatına ve kimliğine dair acı tatlı ne varsa unutup hafızasız yaşayabilir mi?
Bu kolay başarılabilecek bir iş midir? Ya da niçin başarılmalıdır?
Kitap - okudukça - işte
böyle sorgulatıyor hayatı ya da başka bir deyişle hayat sandığımız kurguyu. Kendi
hayatınıza dair unutmaya çalışıp da unutamadıklarınızı – bir çelişki gibi -
hatırlıyorsunuz bir bir sonra, hikâye kahramanlarının tuhaf dünyalarında
kayboldukça. Mesela, bahçede ‘otorite’ gibi algılanan ödünsüz Şeref karakteri kendinizi
sorgulatıyor size, ben ‘kendi sesimle’ hiç kendim olabildim mi diye.
Bir başka karakter, hikâyenin
de anlatıcısı, sanki o bahçede varlığını kimseye kabul ettirememiş, hayat yorgunu, bilge Tebessüm’ün unutma
çabaları ve yaratılışına yavaş yavaş tanık olduğumuz unutma felsefesi de
gittikçe hikâyenin bütününe sinen ve hikâyenin parçalarını birleştiren bir
tutkal vazifesi görmüş. Tabii ki, ukala yazar Ferah’ı ve anlatacak çok şeyi
olan eski avcı, yeni bahçıvan Cömert’i de unutmamak gerek!
***
Kitap bittiğinde aklıma
düşen bir kaç soru şunlar olmuştu:
Yılanın deri değiştirmesi
gibi, insan kabuk tutmuş üzüntü verici anılardan kurtulup gerçek benliğine
dönebilir mi? Bunun yolu her şeyi unutmaktan mı geçer? Her şeyi değilse bile
neleri unutmaktan geçer?
Toplumdaki sahte değer yargıları ve statü
çılgınlığından fazlasıyla bezmiş, artık kim olduklarını iyiden iyiye unutmuş, bu
yüzden bir – unutarak - hatırlama gayreti içerisine girmiş, azgın sularda tam
boğulacakken can havliyle kendilerini mecazi bir adaya atan insanların hikayesi
“Unutma Bahçesi”.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder