Sayfalar

11 Nisan 2013 Perşembe

Unutma Bahçesi – Latife Tekin 15 Eylül 2009



Bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben... Ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.” diye başlıyor kitaplığımdaki Latife Tekin’in kendisine imzalattığım romanı ‘Unutma Bahçesi’. Gerçekte, ilk bakışta, bize bir çelişki gibi gelen bu ifade kitabın sonraki sayfalardaki sorgulatıcı içeriğine hazırlıyor okuru en baştan.

“Her şeyi unutup hayal meyal olsak hepimiz...”...  İnsan gerçekten ister mi bunu? Rüyalarda yaşamak belki bu. Ait olduğumuz gerçeklikten kopuş ve ‘hayal meyal’ olacağımız bir başka âleme kaçış ya da fark etmeden savruluş mu?

İnsan neleri unutmak ister? Niye unutmak ister? Kendini bile unutabilir mi insan?


 

Bu hayatta yaşadığını, nefes alıp verdiğini, sabahları kalkıp işe gittiğini, başka insanları çok sevdiğini ya da tam tersi birilerinden hınçla nefret ettiğini, yaşadığı acıları, mutlu anları, hüzünlerini, sevinçlerini, kazandıklarını, yitirdiklerini, düşündüklerini, okuduklarını, işittiklerini, gördüklerini, dokunduklarını, kokladıklarını, hayat bahçesinde karşılaştığı bütün o nesneleri, insanları ve olayları, bütün bunları, bütün anılarını o bahçeyi bir ‘unutma bahçesine’ dönüştürerek unutabilir mi? Ya da gerçek bir mekânda o bahçeyi var edip, orada, eski hayatına ve kimliğine dair acı tatlı ne varsa unutup hafızasız yaşayabilir mi? Bu kolay başarılabilecek bir iş midir? Ya da niçin başarılmalıdır?

Kitap - okudukça - işte böyle sorgulatıyor hayatı ya da başka bir deyişle hayat sandığımız kurguyu. Kendi hayatınıza dair unutmaya çalışıp da unutamadıklarınızı – bir çelişki gibi - hatırlıyorsunuz bir bir sonra, hikâye kahramanlarının tuhaf dünyalarında kayboldukça. Mesela, bahçede ‘otorite’ gibi algılanan ödünsüz Şeref karakteri kendinizi sorgulatıyor size, ben ‘kendi sesimle’ hiç kendim olabildim mi diye.

Bir başka karakter, hikâyenin de anlatıcısı, sanki o bahçede varlığını kimseye kabul ettirememiş,  hayat yorgunu, bilge Tebessüm’ün unutma çabaları ve yaratılışına yavaş yavaş tanık olduğumuz unutma felsefesi de gittikçe hikâyenin bütününe sinen ve hikâyenin parçalarını birleştiren bir tutkal vazifesi görmüş. Tabii ki, ukala yazar Ferah’ı ve anlatacak çok şeyi olan eski avcı, yeni bahçıvan Cömert’i de unutmamak gerek!

                                                           ***                                        
Kitap bittiğinde aklıma düşen bir kaç soru şunlar olmuştu:

Yılanın deri değiştirmesi gibi, insan kabuk tutmuş üzüntü verici anılardan kurtulup gerçek benliğine dönebilir mi? Bunun yolu her şeyi unutmaktan mı geçer? Her şeyi değilse bile neleri unutmaktan geçer?                     

 Toplumdaki sahte değer yargıları ve statü çılgınlığından fazlasıyla bezmiş, artık kim olduklarını iyiden iyiye unutmuş, bu yüzden bir – unutarak - hatırlama gayreti içerisine girmiş, azgın sularda tam boğulacakken can havliyle kendilerini mecazi bir adaya atan insanların hikayesi “Unutma Bahçesi”.

Hiç yorum yok: