Sayfalar

11 Nisan 2013 Perşembe

Sadri




Bir atölye işletiyordu. Hâli vakti yerindeydi. Emrinde kırk küsur adam çalıştırıyordu. Ceberut herifin tekiydi. Kendinden güçlülere yalakalık, güçsüzlere zorbalık ederdi. İşçilerinin anasını ağlatırdı. Menfaati için kaç takla atardı. Hayattaki ilk düsturu, ‘Gemisini yürüten kaptan!’dı.

Kısa boylu, şişman yapılıydı. Kalıbından beklemezdiniz, ancak bir esip gürledi mi kaçacak delik arardınız. Bir meramınızı anlatmak isteseniz, dinlemez, suratınıza çemkirirdi. Her hususta ezelden ebede o haklıydı. Astığım astık, kestiğim kestikti. Küçük bir davranışını eleştirseniz, annesine sövülmüş gibi kükrerdi. Bir sözüne itiraz edecek olsanız bu dik başlılığınızı! fena ödetirdi size.



Bir kez hırslandı mı, kalp kırmak, küstürmekle kalmaz, yakası açılmadık küfürler yağdırırdı ortalığa. Bir keresinde, “Rezil herif!” diyerek yanında çalışan adamlardan birinin yüzüne tükürmüştü ulu orta. Daha da ne hakaretler etmişti. Adamcağızın ekmek derdine gıkı çıkmamıştı.

Kendisini kimsenin erişemeyeceği kadar yükseklerde görür, herkesin de öyle görmesini beklerdi. O mükemmel insandı, hatasızdı, kusursuzdu. Hareketlerini ve sözlerini - bir peygambere aitmişçesine - tartışamazdınız. Sanki onu sorgulamak Tanrı’yı sorgulamaktı..

Ona kalırsa, hiç kimse işini düzgün yapmıyordu. Adamları hep işten kaytarıyordu. Toptancı ona kazık atıyordu. Müşteriler hep pazarlıkçıydı.. Taksi tutacak olsa, taksici illa ki uzun yoldan götürürdü. Hiç kimseye güvenilmezdi. Hayattaki ikinci düsturu, ‘Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin!’di..

Gene, kendisine kalırsa, adam gibi! adamdı o. Bu atölyeyi yoktan var etmişti!! Gece gündüz yorulmak bilmeden çalışmış, işi bu günlere getirmişti..

Mazisini bilenlere göre ise, kaçakçının, rüşvet verenin, üç kağıtçı ve madrabazın önde gideniydi. İşleri kılıfına uydurur, kaçak işçi çalıştırır, devletten vergi kaçırırdı.

En sevdiği film, defalarca izlediği ‘Baba’ üçlemesiydi. Yalakalık edenler kendisini Marlon Brando’ya benzettiklerinde bundan müthiş bir haz alırdı.


***

İşçileri köle gibi çalıştırıyor, zavallı insanlara nefes aldırtmıyordu. Para güç demekti. Bu dünyada parası olanın borusu öterdi. Bu yüzden çok ama çok parası olmalıydı ve işçiler durup dinlenmeden çalışmalı, onu bir servet sahibi yapmalıydı! Açgözlülüğü hiçbir şekilde tatmin olmuyordu zira. Hayatında Machiavelli’nin adını bile duymamıştı, ama insan tabiatı ne de olsa çağdan çağa değişmiyordu; hedefe ulaşmak için izlenecek her türlü yol mübahtı!..

Her zaman, elde edebileceği meşru kazançtan fazlasına gözünü dikmişti. Kazancını faize, repoya yatırıyor, ailesine krizde zarar ettiğini söylüyor, onlara çok az para veriyordu. Karısı ve üç çocuğu varlık içinde yokluk çekiyorlardı.

Karısı yıllar yılı beddua ettiği bu adama çocuklarının hatrına katlanmış, alttan almıştı. Hâlâ yıllar önce ilk kiraya çıktıkları o küçük evde oturuyorlardı. Büyük oğulları lisede son sınıftaydı, üniversite sınavına hazırlanıyordu. Kızları Lise 1’de, küçük oğulları da İlkokul 5’teydi.


***


Bir metresi vardı. Dubleks bir villa satın almıştı ona. Birlikte içkili bir eğlenceden döndükleri bir gece ayağı takılıp villanın merdivenlerinden aşağı tepetaklak yuvarlandı. Bir kaç kaburgası kırıldı, beli incindi.

Kaldırıldığı hastanede belden aşağısının felç kalabileceği söylendi kendisine..

Hiç yorum yok: