Sayfalar

16 Nisan 2013 Salı

THE HOST


Sözcük, “konakçı olmak, mihmandar olmak, ev sahipliği etmek “ anlamlarına gelmektedir. Stephenie Meyer‘ın 2008′de yayınladığı “The Host romanının başarılı bir şekilde filme aktarıldığını görüyoruz. Film, insanın dünyadaki macerasını anlatır. Çünkü her insan, bir yerlerden gelip tekrar asıl geldiği yere döneceği için, GÖÇEBE’dir aslında… Bu yönüyle insan, ilk önce anne karnına, daha sonra kendi bedenine ve en sonunda yaşadığı dünyaya konuktur. İnsan ruhuna konak olan beden, aynı anda iki farklı ruhu taşıdığında çelişkili kararlara, duygu ve isteklere neden oluyor, Melanie bu çelişkileri yaşar... Fakat yaşadığımız dünya öyle mi? Aynı anda milyarlarca ruha konak olabiliyor. Burada bir şekilde ötekileştirdiklerimiz, dışladıklarımız, İŞGALCİ olarak gördüklerimiz aslında bizimle aynı hayatı, alanı paylaştıklarımız, hatta mutluluğumuzdur. Melanie’nin bedeninden kendi bedenine dönen GÖÇER, insan olan Ian O'shea’ya âşık olmuş ve onunla mutluluğu bulmuştur. Güçlülerin AVCI, zayıfların İŞGALCİ olduğu bu dünyada gerçekte mutluluğu, barışı yakalamak; kimsenin kimseyi ötekileştirmeden birlikte yaşabilme iradesi göstermesine bağlıdır.

11 Nisan 2013 Perşembe

Hâluk Bey



Akşam çökerken, içeriye temiz hava gelsin diye açtığı ahşap pencerenin önündeki rahat, deri koltuğuna kurulmuş, ayakkabılarını çıkararak kadife kaplı pufa bacaklarını uzatmış, sekreterinin porselen fincanda getirdiği yeşil çayı vücudundan ziyade ruhunu dinlendirmek için yudumlarken dışarıdaki trafik gürültüsüne aldırış etmeksizin, şehrin ışık ve renk cümbüşüne bürünmüş hâlini huşu içerisinde seyre dalmıştı. 

İnce yapılı, uzun boylu, zarif biriydi. Kalın camlı, tel çerçeveli gözlüklerinin ardından insanın içini ısıtan bir tebessümle bakıyordu, insana, eşyaya, kâinata. Hayatını psikiyatri mesleğine vermiş, binlerce hastasına şifa olmuş, yüzlerce talebe yetiştirmişti. Meslekî tecrübesi hayattaki paha biçilmez hazinesiydi.

Yetmiş yaşına yeni girdiği şu günlerde hep mücadeleyle geçen bereketli bir ömrün mahsulüyle kalbi Yaradan’a karşı şükranla doluyor, antika bir radyodan muayenehaneye yayılan ney sesiyle ruhu mest oluyordu..

Ayça




Anne ve babasının teşvikiyle küçük yaştan itibaren okuma alışkanlığı kazanmış, zamanla tüm hayatı kitaplardan kurulu hâle gelmişti. Yetişme çağlarında, çoğu kez, vaktini akranlarıyla geçirmektense kitapların dünyasını tercih etmiş, gitgide tam bir kitap kurdu olup çıkmıştı..

Ve.. artık yazmak istiyordu!..

Ama ne yazacağını bilmiyordu. Tek bildiği, yazmak istediğiydi..

Kafasında soru işaretleri vardı.. İnsan neden yazmak isterdi ki?.. Kimler bu istekten muzdarip olurdu? Her yazarın yazma sebebi aynı mıydı? Yoksa farklı farklı sebeplerden mi yazıyorlardı yazarlar? O, kendi sebebini bulabilecek miydi pekiyi?.

Zuhal




Elindeki poşetlerle lüks bir mağazadan çıkmış, az ötedeki arabasına doğru bir manken edasıyla yürüyordu. Parlak kırmızı renkli, göğüs dekolteli bluzu ve mini eteğiyle caddedeki tüm erkeklerin - muhtemelen erkeklerden de fazla kadınların - dikkatini çektiğinin farkındaydı. Uzun topuklu beyaz ayakkabıları ve aynalı gözlükleri de onu pek bir havalı kılıyordu. “Var mı benden daha güzeli?” der gibi bir hâli vardı.

Dikkat çekmekten tarifsiz bir haz alıyordu. Bu dünyada var olduğunu bu yolla hissediyordu. Etraftaki insanların hayranlık ve kıskançlık dolu ya da kınayıcı bakışları egosunun gıdasıydı..

Melih



Çelimsiz bir çocuktu. Yaşıtlarından da epeyce kısaydı. On altı yaşında ergenliğe henüz giriyordu. Dört sene önce geçirdiği ateşli eklem romatizması yüzünden hâlâ üç haftada bir penisilin iğnesi oluyordu. Annesi bu rahatsızlığından sonra âdeta üstüne titremiş, terleyip üşütmesin diye okulda beden eğitimi derslerine bile katılmasını istememişti.

Küçüklüğünden beri iştahsız bir çocuktu. Yemek yemekten nefret ediyordu. Sıklıkla boğaz enfeksiyonlarına yakalanıyor, yutkunurken boğazı acıdığı için yemek içmekten iyice kesiliyor, bu yüzden vücut direnci düşüyor, takatsiz kalıyordu.

Sadri




Bir atölye işletiyordu. Hâli vakti yerindeydi. Emrinde kırk küsur adam çalıştırıyordu. Ceberut herifin tekiydi. Kendinden güçlülere yalakalık, güçsüzlere zorbalık ederdi. İşçilerinin anasını ağlatırdı. Menfaati için kaç takla atardı. Hayattaki ilk düsturu, ‘Gemisini yürüten kaptan!’dı.

Kısa boylu, şişman yapılıydı. Kalıbından beklemezdiniz, ancak bir esip gürledi mi kaçacak delik arardınız. Bir meramınızı anlatmak isteseniz, dinlemez, suratınıza çemkirirdi. Her hususta ezelden ebede o haklıydı. Astığım astık, kestiğim kestikti. Küçük bir davranışını eleştirseniz, annesine sövülmüş gibi kükrerdi. Bir sözüne itiraz edecek olsanız bu dik başlılığınızı! fena ödetirdi size.

Nurdan



Gecenin bir yarısı sokak lambalarının loş ışıkları altında, uzayıp giden ıslak cadde boyunca nefesi kesilene kadar koştu.

Yağmur çiseliyordu. Hava soğuktu. Üstü başı ıpıslaktı. Rıhtıma vardığında arkasına bile bakmadı. Etraf tenha, rıhtım karanlıktı.

Kendisini sulara bıraktı..


***


Ölememişti ama gene!.. 

Sen



Beklemenin âlemi ne!

O kusursuz an asla gelmeyecek... Sen anlatmazsan kimse bilmeyecek... Paylaşmazsan, hayat tamamlanmayacak...

Vazgeç kendini hint kumaşı addetmekten...
Ne de abartırsın ya kendini! Oysaki, tüm insanlığa ait, sana ait sandıkların... Sen de herkesin gözünde, herkesin senin gözünde olduğu kadar yabancısın... Bir yabancı!.. Kabul et bunu!.. Herkes kendine değerli...

Hey sen!.. ‘Ben’ini frenle azıcık... Tepemi attırıyorsun!..

Bak, kapılarda bekletiliyorsun!.. Almıyorlar seni içeri... Neden diye bi’ sor kendine..

“ÖZÜN SÖZÜ” – R. ŞANAL 14 Kasım 2009




R. Şanal’ın “Özün Sözü” adlı kitabı Kuantum Düşünce Tekniğini anlatan aforizmalardan ibaret. Bunlardan bazılarını kişisel yorumlarımı da kısa kısa ekleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum.

 “İnsan her an ürettiği duygu ve düşüncelerin farkında olsa tüm hayatını kontrol edebilirdi. Ve aslında zaten er veya geç ulaşacağımız, ulaşmak zorunda olduğumuz bir ustalık düzeyidir bu.” (Herhalde pek az insanın erişebileceği bir düzey bu, büyük insanların erişebileceği. Çünkü, çoğunlukla farkında bile olmadığımız duygu ve düşüncelerin esaretinde yaşarız hayatlarımızı. Biz duygu ve düşüncelerimizi değil, duygu ve düşüncelerimiz bizi kontrol eder!..)

“Kim böbürlenip büyüklenirse, sonunda küçülür. Kendi köküyle bağını koparan bir dal gibi sararır solar. Kim (de) küçülürse (mütevazı olursa), sonunda büyür. Çünkü kendi varlığının köklerinden sürekli beslenmektedir.” (Katıldığım bir ifade. Bu hakikat hayattaki / tarihteki pek çok ibretlik tecrübeyle sabittir!..)

KEDİ BAKIMI.. 26 Ekim 2009




Bundan yaklaşık bir sene önceydi...

Bir cuma günü kalıcı konutlardaki evimin bahçesinde minnacık bir kedi yavrusunun acı acı miyavladığını işittim. Küçüklükten beri severim kedileri. Hele kedi yavruları o masum halleriyle beni adeta çıldırtır.

Faydam dokunur düşüncesiyle yavruyu bulmak istedim. Kıyı bucak ne kadar aradımsa da bahçeyi, bir türlü izine rastlayamadım. Sesi yakınlardan geliyordu oysa ki. Çalıların otların arasına, park etmiş araçların altlarına, akla gelebilecek her yere baktımsa da bulamadım.

Neden sonra, tam vazgeçecekken, araçlardan birinin altında, tekerleğin arkasına sinmiş halde çıkıverdi karşıma. O minik ve çaresiz haliyle nasıl saklanabilmişti, anlamamıştım.

kilitli kapılar... 24 Ekim 2009




 birdenbire bir imge çakar şimşek gibi, zihninizde... bir şeylere ait gizemli bir imge...

ve siz kilitlenirsiniz artık o hayale... yakalamak için düşersiniz peşine... hayatınızın anlamı oluverir belki... sizi sizden alır bir yerlere götürür... ve siz artık o eski siz değilsinizdir...

bir haller olmuştur size... yabancılaşmışsınızdır bu dünyanın renklerine, seslerine... hiç kimse sizi anlayamaz... siz de kendinizi anlatamazsınız zaten hiç kimseye... bu, anlatılamaz çünkü... kelimeler kifayetsiz kalır...

hayat kilitli kapılar ardındadır... gerçek hayat... bilirsiniz...

HER SONBAHAR GELİŞİNDE... 13 Ekim 2009




 “Düşen bir yaprak görürsen
Beni hatırla demiştin”

Sonbahar nedense hep hüznü çağrıştırır.. Ayrılıkların mevsimi olduğu için belki de.. Ağaçtan ayrı düşmüştür yaprak.. Maşuktan ayrı düşmüştür aşık..Galiba insanın tabiatı bizi kuşatan tabiat anadan ayrı bir şey değil...

Bir şeyin bitişi hüzün verir.. Oysa ki başlangıçlar ne kadar coşkuludur... Bir şeyin başlangıcı ne kadar coşkuluysa bitişi de o kadar hüzünlü...

Kimse sevdiğinden ayrılmak istemez.. Bu anlaşılır bir şey.. Ayrılıklar bu yüzden kahreder.. Hele kavuşma umudu kalmamışsa..

“Biliyorsun seni ben
Sonbaharda sevmiştim..”

ZAMAN TUTULMASI 06 Ekim 2009



Gene günlerden bir gün.. Her günkü gibi bir gün.. Hiçbir farkı yok ötekilerden.. Ne eksik, ne fazla.. Tıpatıp aynı işte.. Aynı tornadan çıkmışçasına..

Sabah gözlerimizi açınca başlayıp gece yastığa baş koyuşumuzla biten..(Rüyaları saymazsak!..) Arada geçen onca saat, dakika, saniye ve salise... ne fark yarattı hayatımızda?..

Tekdüze hayatlar yaşamak.. bu tuzağa düşmek o kadar kolay ki...

Akıp giden bir nehir midir zaman, değerini bilemediğimiz?.. Akan zaman mı, yoksa biz miyiz?..

Nedir Allah aşkına şu hayat telaşesi dedikleri?.. Bizi biz olmaktan çıkaran... ya da tam tersi... bizi biz yapan.. (ama hangi biz!..)..

Vişne Bahçesi – Anton Çehov 30 Eylül 2009



1860-1904 yılları arasında yaşamış ünlü Rus tiyatro ve öykü yazarı Anton Çehov aynı zamanda tıp fakültesi mezunuydu ve Çarlık Rusyasının son zamanlarını anlatışı pek çok okur/eleştirmen tarafından hastalık teşhis eden bir hekimin tavrına benzetilmiştir.

Vişne Bahçesi yazarın dünya çapında – öteki yapıtları gibi – yankı uyandıran bir tiyatro yapıtı. Elimdeki, Rusça aslından Leyla Şener’in çevirisiyle ‘antik batı klasikleri’nden çıkan baskısının arka kapak yazısı şöyle:

“Öyküleri ve piyesleri ile edebiyat dünyasına yepyeni bir soluk getiren usta yazar Anton Çehov’dan ölümsüz bir tiyatro eseri...

Eski şaşaalı günler geride kalmış, soylu bir geçmişten gelen Ranevskaya ailesi geçim sıkıntısı içine düşmüştür. Aslında sadece Ranevskayalar değil, bütün Rusya sarsıcı bir değişim geçirmektedir. Aristokrasi zeminini kaybederken yeni bir sınıf türemektedir. Yeni düzene uyum sağlamış olan tüccar Lapahin, ailenin tüm sıkıntılarını sona erdirecek bir ‘çözüm’ bulur: Onca hatırayı yüklenmiş Vişne Bahçesi’nin satışa çıkarılması.”

Yaradılanı Severiz ... 24 Eylül 2009



Yaradılanı seveceğiz Yaradandan ötürü de...

Öyleleri de çıkıyor ki, sevin sevebilirseniz!..

Mesela;

bir insanı hunharca katlettikten sonra ailesinin imkanlarıyla saklanıp devletin polisini aylarca meşgul eden ‘çocukları’... mayın tuzaklarıyla askerlerimizi şehit eden teröristleri, pek çok hayata kast eden alkollü sürücüleri, karısını sokak ortasında bıçakla delik deşik eden piskopat kocaları, kendi kızını bir mahzene kapatıp yıllarca tecavüz eden sapık babaları, mahkemelerde çıkar uğruna yalancı şahitlik eden kişileri, kapkaççıları, hırsızları, dolandırıcıları, vurguncuları, rüşvetçi memurları, adaleti gözetmeyen yöneticileri... ve de... insanların yüzlerine gülüp arkalarından kuyularını kazanları/her türlü entrikayla hasımlarının ayaklarını kaydıranları, gözünü para hırsı bürümüşleri, kula kulluk edenleri, kendilerini bulunmaz hint kumaşı sanıp başkalarına tepeden bakanları, vesaire, vesaire,.. sevebilir misiniz?..

Unutma Bahçesi – Latife Tekin 15 Eylül 2009



Bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben... Ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.” diye başlıyor kitaplığımdaki Latife Tekin’in kendisine imzalattığım romanı ‘Unutma Bahçesi’. Gerçekte, ilk bakışta, bize bir çelişki gibi gelen bu ifade kitabın sonraki sayfalardaki sorgulatıcı içeriğine hazırlıyor okuru en baştan.

“Her şeyi unutup hayal meyal olsak hepimiz...”...  İnsan gerçekten ister mi bunu? Rüyalarda yaşamak belki bu. Ait olduğumuz gerçeklikten kopuş ve ‘hayal meyal’ olacağımız bir başka âleme kaçış ya da fark etmeden savruluş mu?

İnsan neleri unutmak ister? Niye unutmak ister? Kendini bile unutabilir mi insan?