Akşam
çökerken, içeriye temiz hava gelsin diye açtığı ahşap pencerenin önündeki rahat,
deri koltuğuna kurulmuş, ayakkabılarını çıkararak kadife kaplı pufa bacaklarını
uzatmış, sekreterinin porselen fincanda getirdiği yeşil çayı vücudundan ziyade
ruhunu dinlendirmek için yudumlarken dışarıdaki trafik gürültüsüne aldırış
etmeksizin, şehrin ışık ve renk cümbüşüne bürünmüş hâlini huşu içerisinde seyre
dalmıştı.
İnce
yapılı, uzun boylu, zarif biriydi. Kalın camlı, tel çerçeveli gözlüklerinin
ardından insanın içini ısıtan bir tebessümle bakıyordu, insana, eşyaya, kâinata.
Hayatını psikiyatri mesleğine vermiş, binlerce hastasına şifa olmuş, yüzlerce
talebe yetiştirmişti. Meslekî tecrübesi hayattaki paha biçilmez hazinesiydi.
Yetmiş
yaşına yeni girdiği şu günlerde hep mücadeleyle geçen bereketli bir ömrün
mahsulüyle kalbi Yaradan’a karşı şükranla doluyor, antika bir radyodan muayenehaneye
yayılan ney sesiyle ruhu mest oluyordu..
Başını
çalışma masasına doğru çevirdi. Bu emektar masayı mesleğe ilk başladığı
yıllarda almış, zamanla ne kadar eskidiyse de atmaya kıyamamıştı. Kırk küsur yıldır
bu masa diğer eski eşyalarla beraber muayenehanenin demirbaşlarındandı. Masanın
arkasındaki duvarda asılı duran diploma ve sertifikaları bu yaşlı çınarın
psikiyatri alanındaki büyük birikimine tanıklık ediyordu.
***
Hâluk
Bey tıp fakültesindeki profesörlük vazifesinden emekli olalı beri sadece
muayenehanesinde ve günde en fazla iki hasta kabul ediyordu. Hastalarını ilâçtan
ziyade psikoterapiyle tedavi etme taraftarıydı. Bu tercihiyle pek çok
meslektaşına kıyasla aykırı bir tavrı vardı. İlâçların faydalarını asla inkâr
etmemekle birlikte pskiyatrik rahatsızlıklarda hastaları gerçekte iyileştiren
şeyin pskiyatrist ile hastası arasında kurulan sevgi bağı olduğuna inanıyordu. Mecbur
kalmadıkça, hiçbir hastasına lüzumsuz yere ilâç vermezdi. Psikiyatrinin ilâç kartellerinin
ve kapitalist zihniyetli bazı meslektaşlarının elinde ticarete döküldüğünü
düşünüyor, bu kirliliği mesleğin haysiyetiyle bağdaştıramıyordu.
Hasta
ihtiyaç hissediyorsa, ihtiyaç hissettiği miktarda ve sürede ilâç tedavisi elbette
ki bir zaruriyetti. Ancak, zaten psikoterapiyle iyi netice alınabilecek belli vakalarda
sadece ilâca mürâcaât katiyen yanlıştı. İlâç tek başına asla mucizevi bir şifa
kaynağı değildi. Kalbindeki en derin acılara dokunmak gerekiyordu hastanın.
Ruhuna dokunmak..
Ehil
bir psikiyatrist hastasına ıstırap veren hiçlik duygusunu çok iyi tanımalı ve teşhis
etmeliydi. Bu en temel duygu akla hayale gelmedik şekillerde tezahür edebilir,
kılıktan kılığa girebilir, kendisini kolaylıkla gizleyebilirdi. Buzdağının
tepesiyle alâkadar olmak psikiyatriste sadece vakit kaybettirirdi. Oysa ki
hakikat bilinçaltının derinliklerinde saklıydı. Semptomları gidermekle
rahatsızlığı kökten tedavi etmek farklı şeylerdi.
Hastanın
yüreğini içten içe kemiren kurtlar temizlenmeden nihai şifa mümkün değildi. Hastaya
acı veren içsel çatışmalar çözüme kavuşturulmadıkça, yapılan, acıyı uyuşturmaktan
ibaret kalacak, ilâçların etkisi geçtikten sonra hasta aynı şikâyetlerle tekrar
psikiyatriste başvuracaktı.
Ne
yazık ki, hastanelerin psikiyatri polikliniklerinde psikiyatristlerin
hastalarına ayırabilecekleri vakit çok azdı ve sağlıklı bir psikoterapinin
yapılabildiği söylenemezdi. Bu yüzden tüm fayda ilâçlardan bekleniyordu. İnsanın
tekâmülüne vesile olması icap eden psikiyatri hastayı bir an evvel işgücüne
geri kazandırmayı hedefleyen dar bir pratiğe indirgenmişti. Kapitalist düzenin
işgücü kaybına tahammülü yoktu zira..
***
Yıllar
yılı tekrar tekrar okuduğu başucu kitapları koltuğun yanıbaşındaki küçük
kitaplığın raflarında yan yana dizili hâlde duruyordu. Uzanıp içlerinden bir
tanesini, talebelerine psikoloji alanındaki en temel akademik kaynaklardan biri
diye methettiği Karen Horney’in Çağımızın
Nevrotik Kişiliği adlı kitabını eline aldı. Horney’in 1937’de ilk baskısı
yapılan bu kitabını hayatı boyunca kim bilir kaç kez okumuş, satır satır tahlil
etmişti. İnsan ruhuna dair pek çok şey söyleyen kitabın arka kapak yazısına
ilişti gözü. Ezbere bildiği o yazıyı bir kez daha, ilk kez okuyormuşçasına
dikkatle okudu:
“Nevroz nedir? Bazı korkulara veya eğilimlere
sahip olmak, ya da tek başına üstesinden gelemiyeceğimiz sorunlarla karşı
karşıya olmak, toplumla veya çevremizdekilerle çatışmak, ‘herkesin gittiği’
yoldan farklı bir yolu tercih etmek, farklı olmak ‘nevrotik’ olmakla aynı şey
midir? İçinde yaşanılan kültürle nevroz arasında ne gibi bir ilişki vardır? Kültürden
bağımsız, evrensel bir nevroz ya da akıl hastalığı tanımı yapılabilir mi? Acı
çekmek ya da sevgiye ihtiyaç duymak ne zaman bir nevroz belirtisidir?
........................................”
Çağımızın Nevrotik Kişiliği’ni kucağına koyarak raftan
ikinci bir kitap aldı. Bu da aynı yazarın kitabıydı. Ruhsal Çatışmalarımız: Yapıcı Bir Nevroz Teorisi 1945’te basılmıştı. Onun da arka kapağını biraz okudu:
“Nevrotik çatışmaların kişilik üzerinde yarattığı
sonsuz yıkımı kavradıkça, bu çatışmaların gerçek anlamda yeniden çözülmesi
ihtiyacı da o kadar hayatî gözükür. Ama bunların ne ussal kararlarla, ne kaçak
dövüşlerle, ne de irade gücüyle gerçek anlamda çözülemeyeceğini anladığımıza
göre bu nasıl yapılabilir? Bunun tek bir yolu vardır: çatışmalar, ancak kişilik
içinde bunları yaratan koşulların değiştirilmesiyle gerçek anlamda yeniden
çözülebilir.
...................................................................................................”
Hâluk
Bey, bu kadın psikanalistin kendi çağdaşı psikanalistlerden, bilhassa Freud
ekolünden ayrılarak vücuda getirdiği etraflı nevroz teorisinden şahsi
psikoterapi tecrübelerinde bir hayli istifâde ettiğini hatırlayarak mâzîyi yâda
daldı..
***
Radyodaki
tasavvuf musikisi yerini Türk Sanat Müziği denen, Dede Efendiler’in mezarda
kemiklerini sızlatan, insan ruhuna uyuşukluktan başka bir şey ilham etmeyen, rahatsız
edici bir ahenksizliğe bırakınca hatıralardan uzaklaşıp kalktı, radyoyu kapattı,
temiz Haziran havasını ciğerlerine çekebildiği kadar çekti. Nefes alabilmek Yaradan’ın
ne büyük bir lütfuydu..
Uzakta,
şehrin tarihî câmilerinde aynı anda okunmaya başlayan akşam ezanını işitince kendini
hatıralara kaptırdığını, vaktin çabuk geçtiğini hayretle fark etti. Hele,
yetmiş yılı bulan şu ömür göz açıp kapayıncaya kadar nasıl geçmişti!..
Zaman
dost muydu, düşman mıydı şu fâniye?..
***
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder