Sayfalar

11 Nisan 2013 Perşembe

Hâluk Bey



Akşam çökerken, içeriye temiz hava gelsin diye açtığı ahşap pencerenin önündeki rahat, deri koltuğuna kurulmuş, ayakkabılarını çıkararak kadife kaplı pufa bacaklarını uzatmış, sekreterinin porselen fincanda getirdiği yeşil çayı vücudundan ziyade ruhunu dinlendirmek için yudumlarken dışarıdaki trafik gürültüsüne aldırış etmeksizin, şehrin ışık ve renk cümbüşüne bürünmüş hâlini huşu içerisinde seyre dalmıştı. 

İnce yapılı, uzun boylu, zarif biriydi. Kalın camlı, tel çerçeveli gözlüklerinin ardından insanın içini ısıtan bir tebessümle bakıyordu, insana, eşyaya, kâinata. Hayatını psikiyatri mesleğine vermiş, binlerce hastasına şifa olmuş, yüzlerce talebe yetiştirmişti. Meslekî tecrübesi hayattaki paha biçilmez hazinesiydi.

Yetmiş yaşına yeni girdiği şu günlerde hep mücadeleyle geçen bereketli bir ömrün mahsulüyle kalbi Yaradan’a karşı şükranla doluyor, antika bir radyodan muayenehaneye yayılan ney sesiyle ruhu mest oluyordu..




Başını çalışma masasına doğru çevirdi. Bu emektar masayı mesleğe ilk başladığı yıllarda almış, zamanla ne kadar eskidiyse de atmaya kıyamamıştı. Kırk küsur yıldır bu masa diğer eski eşyalarla beraber muayenehanenin demirbaşlarındandı. Masanın arkasındaki duvarda asılı duran diploma ve sertifikaları bu yaşlı çınarın psikiyatri alanındaki büyük birikimine tanıklık ediyordu.

***

Hâluk Bey tıp fakültesindeki profesörlük vazifesinden emekli olalı beri sadece muayenehanesinde ve günde en fazla iki hasta kabul ediyordu. Hastalarını ilâçtan ziyade psikoterapiyle tedavi etme taraftarıydı. Bu tercihiyle pek çok meslektaşına kıyasla aykırı bir tavrı vardı. İlâçların faydalarını asla inkâr etmemekle birlikte pskiyatrik rahatsızlıklarda hastaları gerçekte iyileştiren şeyin pskiyatrist ile hastası arasında kurulan sevgi bağı olduğuna inanıyordu. Mecbur kalmadıkça, hiçbir hastasına lüzumsuz yere ilâç vermezdi. Psikiyatrinin ilâç kartellerinin ve kapitalist zihniyetli bazı meslektaşlarının elinde ticarete döküldüğünü düşünüyor, bu kirliliği mesleğin haysiyetiyle bağdaştıramıyordu.

Hasta ihtiyaç hissediyorsa, ihtiyaç hissettiği miktarda ve sürede ilâç tedavisi elbette ki bir zaruriyetti. Ancak, zaten psikoterapiyle iyi netice alınabilecek belli vakalarda sadece ilâca mürâcaât katiyen yanlıştı. İlâç tek başına asla mucizevi bir şifa kaynağı değildi. Kalbindeki en derin acılara dokunmak gerekiyordu hastanın. Ruhuna dokunmak..

Ehil bir psikiyatrist hastasına ıstırap veren hiçlik duygusunu çok iyi tanımalı ve teşhis etmeliydi. Bu en temel duygu akla hayale gelmedik şekillerde tezahür edebilir, kılıktan kılığa girebilir, kendisini kolaylıkla gizleyebilirdi. Buzdağının tepesiyle alâkadar olmak psikiyatriste sadece vakit kaybettirirdi. Oysa ki hakikat bilinçaltının derinliklerinde saklıydı. Semptomları gidermekle rahatsızlığı kökten tedavi etmek farklı şeylerdi.

Hastanın yüreğini içten içe kemiren kurtlar temizlenmeden nihai şifa mümkün değildi. Hastaya acı veren içsel çatışmalar çözüme kavuşturulmadıkça, yapılan, acıyı uyuşturmaktan ibaret kalacak, ilâçların etkisi geçtikten sonra hasta aynı şikâyetlerle tekrar psikiyatriste başvuracaktı.

Ne yazık ki, hastanelerin psikiyatri polikliniklerinde psikiyatristlerin hastalarına ayırabilecekleri vakit çok azdı ve sağlıklı bir psikoterapinin yapılabildiği söylenemezdi. Bu yüzden tüm fayda ilâçlardan bekleniyordu. İnsanın tekâmülüne vesile olması icap eden psikiyatri hastayı bir an evvel işgücüne geri kazandırmayı hedefleyen dar bir pratiğe indirgenmişti. Kapitalist düzenin işgücü kaybına tahammülü yoktu zira..

***

Yıllar yılı tekrar tekrar okuduğu başucu kitapları koltuğun yanıbaşındaki küçük kitaplığın raflarında yan yana dizili hâlde duruyordu. Uzanıp içlerinden bir tanesini, talebelerine psikoloji alanındaki en temel akademik kaynaklardan biri diye methettiği Karen Horney’in Çağımızın Nevrotik Kişiliği adlı kitabını eline aldı. Horney’in 1937’de ilk baskısı yapılan bu kitabını hayatı boyunca kim bilir kaç kez okumuş, satır satır tahlil etmişti. İnsan ruhuna dair pek çok şey söyleyen kitabın arka kapak yazısına ilişti gözü. Ezbere bildiği o yazıyı bir kez daha, ilk kez okuyormuşçasına dikkatle okudu:


“Nevroz nedir? Bazı korkulara veya eğilimlere sahip olmak, ya da tek başına üstesinden gelemiyeceğimiz sorunlarla karşı karşıya olmak, toplumla veya çevremizdekilerle çatışmak, ‘herkesin gittiği’ yoldan farklı bir yolu tercih etmek, farklı olmak ‘nevrotik’ olmakla aynı şey midir? İçinde yaşanılan kültürle nevroz arasında ne gibi bir ilişki vardır? Kültürden bağımsız, evrensel bir nevroz ya da akıl hastalığı tanımı yapılabilir mi? Acı çekmek ya da sevgiye ihtiyaç duymak ne zaman bir nevroz belirtisidir? ........................................”



 Çağımızın Nevrotik Kişiliği’ni kucağına koyarak raftan ikinci bir kitap aldı. Bu da aynı yazarın kitabıydı. Ruhsal Çatışmalarımız: Yapıcı Bir Nevroz Teorisi 1945’te basılmıştı. Onun da arka kapağını biraz okudu:


“Nevrotik çatışmaların kişilik üzerinde yarattığı sonsuz yıkımı kavradıkça, bu çatışmaların gerçek anlamda yeniden çözülmesi ihtiyacı da o kadar hayatî gözükür. Ama bunların ne ussal kararlarla, ne kaçak dövüşlerle, ne de irade gücüyle gerçek anlamda çözülemeyeceğini anladığımıza göre bu nasıl yapılabilir? Bunun tek bir yolu vardır: çatışmalar, ancak kişilik içinde bunları yaratan koşulların değiştirilmesiyle gerçek anlamda yeniden çözülebilir. ...................................................................................................”



Hâluk Bey, bu kadın psikanalistin kendi çağdaşı psikanalistlerden, bilhassa Freud ekolünden ayrılarak vücuda getirdiği etraflı nevroz teorisinden şahsi psikoterapi tecrübelerinde bir hayli istifâde ettiğini hatırlayarak mâzîyi yâda daldı..


***

Radyodaki tasavvuf musikisi yerini Türk Sanat Müziği denen, Dede Efendiler’in mezarda kemiklerini sızlatan, insan ruhuna uyuşukluktan başka bir şey ilham etmeyen, rahatsız edici bir ahenksizliğe bırakınca hatıralardan uzaklaşıp kalktı, radyoyu kapattı, temiz Haziran havasını ciğerlerine çekebildiği kadar çekti. Nefes alabilmek Yaradan’ın ne büyük bir lütfuydu..  


Uzakta, şehrin tarihî câmilerinde aynı anda okunmaya başlayan akşam ezanını işitince kendini hatıralara kaptırdığını, vaktin çabuk geçtiğini hayretle fark etti. Hele, yetmiş yılı bulan şu ömür göz açıp kapayıncaya kadar nasıl geçmişti!..

Zaman dost muydu, düşman mıydı şu fâniye?..


***


Masasına geçip randevu defterine baktı. Ertesi günkü ilk hastası intihara teşebbüs etmiş genç bir kadındı..

Hiç yorum yok: